Deliliğimce...

19 Aralık 2010 Pazar


..." hiç akıllı olamadım, yaş-lı bir çocuk olarak, hayatın her zerresine aşık, dostluğun sözde değil özdesini zamanında solumuş ve güzel yüreklerin hala bir yerlerde olduğunu bilen; yine de artık kimse kırılmasın diye içine atmaktan vazgeçip, hakedene içinden geleni söyleyen; yine de çoğunlukla susarak, sessizliğiyle her şeyi anlatan; sözcüklerini kağıtlara saklayan; ama salt kağıtlarda kalmasının anlamsızlığını görüp, yüreklerle paylaşan,; kah gülüp kah hüzünlerde ama olabildiğince farkındalığıyla yaşayan; ve elinden geldiğince, dili dödüğünce, eli kalem tuttukça yüreklere dokunmaya çalışan; sevgiden, sevmekten vazgeçmeyen; hayattan Tanrı istemedikçe gidilemeyeceğini bilen; tüm gidenlerine, acılarına, özlemlerine karşın sıkıca yaşama tutunup, traji-komik hayatın trajesini aşıp, komedisine dalmaya çalışan; kendi halinde bir deliyim yalnızca..."
Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
24.12.2009 / Perşembe

İSTASYON


Ayaz kaldırıma düşürürken yüzünü, bulutları yırtan güneş muzip bir gülümsemeyle göz kırptı. Hınzır rüzgâr yaramazlığını sürdürüyordu çıkmaz sokaklarda. Aklı geniş kaldırımlı caddelerdeydi.

Biraz kalp ağrısı, hafiften yürek daralması, çokça uyku sersemliğiyle zamanın komutunu veren alarmın sesiyle başladım güne. Beyin sancılarıyla devreye girdiği an’da benliğe günaydın deyip, tipik sorgulamalara geçecek diye bekledim. “-Bugüne de başladın işte. Dünden farkı olmayan, yarını düşleyen, anı kaçıran bir hengâmenin içine yuvarlanmaya hazır mısın?” “-I ııı; beni rahat bırak. On dakika daha uyuyayım lütfeeeen!” Ama olmadı işte. Güneş,  yılın bitimine aldırmaksızın ukela bir başkaldırıyla; “-hey sen de bitiyorsun ama bak soğuk gecelerine karşın ben hala buradayım” diyordu sanki. Ruhuma sımsıcak gülümsedi bu sabah.

Kahvaltı bile daha farklıydı. Mutfağa girdiğimde “-Tanrım bu sabah ki yağlı boya resmin muhteşem olmuş” dedim. Tanrı, her gün, bir devinim içinde farklı portreler çizer göğe. Kara binaların üzerinde uzanan gökyüzünü, bazen siluet biçiminde, bazen ayağımı atsam dokunacağım netlikte takımadalarını, solunda kalan Yalova açıklarını, gemilerin ışıklarını kâh karakalem bir portre, kâh capcanlı bir yağlı boya olarak çıkarır karşıma. “-Ah Tanrım bu kadar muhteşem yaratırken sen her gün dünyayı, nasıl göremezler varlığını? Ve her gün işe geç kalmalarımın günahı senindir bilesin” diye düşünürken kendi kendime, bir ses yüreğime fısıldadı; “- Bu sabah farklı, hiçbir an aynı değil aslında. Sen küçük nokta, bazen görüyorsun bunu, bazen unutuyorsun. Ama bu sabah seninle bir oynayalım hadi, şimdi saatine bak, zamanı senin için yavaşlattım, keyifle yap kahvaltını, sonra ak hayata, bakalım neler çıkacak karşına?” İnanılmaz biçimde, zaman adeta durmuştu. Sonsuzluğun portresine dalarak yüzdüm. Sonra yavaşça, şükranla kalktım, giyindim, hayata aktım…

Tren istasyonuna vardığımda, tren salına salına geliyordu. Sanki köşe başında beni beklemişte, istasyona girdiğimi görünce saklandığı yerden çıkmıştı. İnanılır gibi değildi. Çünkü her sabah koşturarak yetişmeye çalıştığım, bazen kaçırdığım, bazen kapısından içeri giremediğim için sonraki seferi bekleyerek işe geç kaldığım tren ilk defa bana gülümseyerek önümde durdu, kapısını açtı. Bu beni iten, hunharca içeri almak istemeyen, “-patlıyorum, bir sen eksiktin” diyen o bıkkın tren değildi. Yüzlerinde işe gitmenin yorgunluğu okunan, uykulu gözler karşılamadı değil ama tren her zamankinden boştu. Bana kimse gül bahçeleri vaat etmemişti. Ruhu sıcacık, yağmur yürekli arkadaşın emanet ettiği sözcüklerde yıkandım, deliliğimin ince çizgisinde. Bir el omzuma dokundu nazikçe, “-isterseniz buyurun oturun” dedi. Tren de oturabilmek bir mucizeydi.

İneceğim istasyona geldiğimde fark ettim, dudaklarıma konan tebessümü. “-Hoş geldiniz” dedim, “…ne kadar sessizce gelmişsiniz, aynadaki yansımada varla yok arasındaydınız, sefa getirdiniz…”

Sessiz bir huzurla gelen tebessümle, oturdum istasyondaki banka. Hemen çıkmak, işe koşturup, sözcüklerin trafiğinde kaybolmak istemedim. Zaman bugün benim için durmuştu nasılsa. Bir sigara çıkardım çantamdan. Yılların verdiği bir alışkanlıkla değil, keyifle ruha çekilen bir nefesti sanki. Notaların dingin sesi yankılanıyordu benliğimde. Gözlerim uykusuzluktan değil, tarifi zor bir mutluluktan kendilerini karanlığın ardındaki ışığa bıraktılar. Rüzgâr saçlarımı okşuyordu. Aralık ayının son haftasındaki bu kış gününde, hayat beni sıkıca kucaklıyordu. Gözlerim kapalı bir şekilde, sigaramdan derin bir nefes daha çektim. Dumanın ciğerlerime akışını izledim. İlk defa yaşam veriyordu ciğerlerime. Yılların birikimiyle üzerine dolan sis tabakası bir anda silinmişti adeta. Benliğime dolan müziğin ritminde, ayaklarım tempo tutuyor, başım sarhoş misali, yavaşça sallanıyordu. Rüzgârla dilsiz bir dans içindeydik. Karşı yönden gelen trenin sesi yankılandı istasyona. Sabırsızlıkla bekleyen insanların trene binişlerini duydum. Tren için hareket düdüğünü çaldı makinist. İşe yetişme telaşında, hareket etti tren. Gözlerimi açtım bir anda. Bana bakan bir çift gözle karşı karşıya kaldım. Sımsıcak gülümserken, el sallıyordu tanımadığım bir adam, trenin içinden. Önce saliselik bir şaşkınlıkla, bana değil de bir başkasını mı uğurluyor diye bakındım ama istasyonun bulunduğum tarafında rüzgârla benden başka kimse yoktu. Ben de gülümsedim sımsıcak, hafiften başımı eğdim, minnettarlıkla. Ve ruhumdan bir ses fısıldadı; “-Hayata merhaba hatun…”

Şükrettim Tanrıma, gülen gözleriyle varlığını, tanımadığım bir adamın ellerinde sunduğu için bana. Ve aslında adamında ruhumdan bir parça olduğunu bilerek, işe varmak üzere devam ettim yoluma…

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
23.12.2009 / Çarşamba
12:02

YÜREĞİM BEDENİME, SOLUĞUM YÜREĞİME AĞIR…

 İnsanlar için, insanlık için, yaşama anlam katmak adına debelenirken boğuluyorum.

Kendimi bildim bileli ideallerim uğruna, belirsiz yollarda pusulasını kaybetmiş bir yolcu olarak ilerlemeye çalışıyorum. Ancak daha yolun başına dahi gelebilmiş değilim. Yine de içimde bir yer… Ama yine içimde başka bir yer… Her şey bu kadar anlamsız mı bu yaşamda? Herkes umursamaz mı?

Her zaman hem ideallerim adına, hem insanlar adına çabaladım. Çıkınımda kalan bir kırıntı umudumu bile paylaşmak istedim. Boşuna! Hiçbir şeyin anlamı yok bu yaşamda. En azından insanlar için. Hele paylaşımlar, dostluk…

Yaşam ağır geliyor artık bedenime!?

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
              14.06.2005 / Salı
         23.30

YARINLARA UMUTLA


         Yeni bir güne doğru hızla yol alırken zaman, sağanak yağmurla sırılsıklam olmuş gece kapımı çaldı. Hoş geldin dedim gülümseyerek.

         Her yeni gün biraz daha umut yaşama dair. Huzur ve mutluluk. İnanıyorum “her şey çok güzel olacak” yakında.

         Gece yerini günün karmaşasına bırakmadan, dinginliğin, huzurun kollarına usulca bırakmak istiyorum bedenimi. Güzel yarınların umuduyla…

         Yarın, gün ışığı penceremden yansırken, gözlerim kamaşacak yaşamın güzelliğinden. Minik bir serçenin melodisiyle gözlerim aralanacak belki de. Yaşam yeniden gülümseyecek gözbebeklerimde. Yeter ki tükenmesin umutlar!

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
15.11.2001 / 20.03.2006
 Perşembe / Pazartesi
      03.30 /     22.45

YOLUN SONU

Yaşam; sınırsız görsellikte ama salt koskocaman bir okyanustaki salın üzerinde durma çabasıdır.

Okyanus; dalgalı, hırçın ve mavi.

Sal; ince sarmaşıklarla birbirine bağlı, kalın kütüklerden ibaret.

Cansız bedeniyle kendini okyanusun akışına bırakmış olan kütük; yaşamın bitiş noktasındadır. Oysa zamanında capcanlı çınardı.

Ve insan; bir gün okyanusta boğulacağını bile bile salın üzerinde durmaya çalışan, çabaladıkça hayal kırıklığına uğrayan, içinde büyüttüğü küçücük umutların gerçeğin tam da gerçekliğiyle yok oluşunu seyreyleyen, yine de durmadan, yılmadan aslında sadece zamanın tükenişini hızlandıran yürekli fakat yorgun bir savaşçıdır.

Yazık ki bir gün arkasına dönüp baktığında, sahil hemen ardındadır ama zamanı tükenmiştir.
                  
Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
05.04.2002 / Cuma / 00.20

YANILSAMA

            Zaman çözüm değil hüzne! Gidenleri geri getirmiyor. Yaşam geçen her an’la tükeniyor, özlem, hayal kırıklığı, aldatılmalarla, inadına umutla.

         Yanılsamadan ibaret bu dünya. Sanal bir labirentin içinde, peynirini arayan denek fareleriz hepimiz. Peyniri kemirebilsek de düşlediğimiz tadı bulamayız. Us’umuzda yarattığımız yanılsamalardan ibaret bu yaşam. Severiz. Dost biliriz… Yanılgılarımızla parçalanır hücrelerimiz.

        Sanal yaratılarımızdan kurguladığımız us’sal yanılsamaların, parçalanmış bütünüdür, düşsel yaşamlarımız… 

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
28.04.2005 - Perşembe
23:20


VAGON


“Yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden…”

                 
         Gidenlerden olmamış ki hiç geri dönen! Biten hiçbir şeyin geri dönüşü yoktur. Yenilgilerle ya da zaferle, mutlulukla ya da hüzünle tüm yaşananlar ordadır artık, dünde kalan anılar vagonunda…

         Aynı vagonda yolculuğunu sürdürürsen, serüvenlerinin tekrarını yaşarsın sadece. Döngüsel bir çıkmazda dolanır durursun. Anılara tutsak, düşlerinin okyanusunda boğulursun.

         Çırpınsan da, acılar içinde kıvransan da değiştiremezsin yazgıyı. Yağmurlar dinmez, kavruk yaz akşamlarında.

         Soluğunun her an’ında yalnızsın, en kalabalık içinde bile. Sözcükler, paylaşım dediklerin bile karşındakinin anlamak istediği kadardır. (!) Ne kadar çabalasan da yoktur ötesi.

         İdeallerin olabilir, hedeflerin… Vagon, anılar, düşler aynı. Paralasan da kendini akışı değiştiremezsin.

         Vagondan inmekte, orda aynen serüvenini sürdürmekte istesen bilemezsin. Vagonu değiştirebilirsen belki bir umut, yeniden başlayabilirsin.

 Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
    02.10.2005 / Pazar
                 16.50