PSİŞİK SEMPTOMLAR

9 Aralık 2010 Perşembe

        
          Yorganı başına çekip, günlerce yataktan çıkmak istemez bazen insan… Hava da uygundur bu duruma; dışarıda dinmek bilmez bir yağmur sürer gider. İnsanlar zamanın ilk kesitinden itibaren koşturmaya başlamışlardır bile hayat deviniminde.

          İçinde hüzünsel bir senfoni, gözlerinde uykuyu sürdürme isteği vardır. Çalan alarm da işe yaramaz, yorgun kolunu yavaşça uzatırsın sadece ölüm marşını susturmak için. Ama içindeki merasim bitmek bilmez. ‘‘Ayışığı’’ sonatında güneşle birlikte uykuya kaçmak istersin.

         Elini kımıldatıp da tek satır yazacak gücün yoktur. Ama içinden bir güç seni yazmaya zorlar. Yorgandan başını çıkarıp, ayağa kalkabilmek o kadar güç gelir ki… Hiçbir şeyi yapmanın anlamı yoktur. Yine de son bir çaba ile anlamsızca yazarsın.

        Geceyi beklersin, yaşamı az da olsa anlamlandırabilmek için. Güneşin seheri parçaladığı an’a kadar, parçalar durursun kendini. Müziğin de rengini yitirir. Turgut, Edip, Oğuz’la konuşursun delirişinin orta yerinde. Sözcükler şiire, şiirler acıya dönüşür. Susturamazsın!

         Nefes almak bile zor gelir. Son soluğunu içine çekiyormuşçasına, zorlanarak ciğerlerine doldurursun havanın puslu ve nemli hüznünü. Yokluğun gerçekliğinde, var olmanın getirdiği kaçınılmaz ağırlığı taşırsın bedeninde. Benliğinden ruhuna doğru dinmez bir sancı yayılır. İç organların lime lime olmuştur sanki. Zamanı olmayan saatli bir bomba, her an patlayacakmış gibi yüreğinde atıp durur…

        Anlamsızlığını bildiğin halde, anlamsızca anlamlandırmaya çalışırsın hayatı. İnsanları anlamaya çalışırsın. Ama nafile. Kendi iç yolculuğunda bir bebek emeklemesinde yol alırken, anlam veremezsin bir türlü olup bitene. İnsanoğlunun ve insanhatununun bunca çatışmalarını, çelişkilerini çözemezsin. Bunca savaş, gözyaşı, önce zihinlerde oluşturulan katil fikirler ve sonucunda fikirleri ve dünya barışı uğruna mücadele eden kişilerin katledilmesi nedendir bilemezsin. Bildiğin sadece, dengelerinin paramparça olduğu bir ruh halidir.

       Aynı düşünceler paralelinde, kalemleri uğruna haince vurulmuş iki yazar arasında bile ayırım yapabilmekte bu insanlık. Salt ırkları ve dinleri farklı olduğu için… Hangi mantıkla, yüreklerini körelten hangi bilinçdışıyla oluşmakta bunca kin? Kimiz biz? Sen ben ayırımı neden? Yaşam adına daha umutlu bir gelecek için kalemleriyle mücadele ederken öldürülmüş aydın yürekleri ayırabilmek nasıl bir akıl işidir? Zihninin ince gelgitlerinde anlamlandıramazsın. Oysa yaşamdır asıl olan. Barış içinde, kardeşçe yaşamak dururken; ne ırk ne din ayırımı, her şeyin tek bir öz’de olduğunu anlatamazsın. Ve bu kaos içinde kendi karmanda kaybolursun…

         Aşkın özlemiyle yanarken yüreğin, onu düşlersin. Düşlerinin şehvetiyle, gerçeğin girdabında debelenirsin. Bedenini okşarken yokluğunda, geceler boyu sevişirsin yalnızlığınla. Bacaklarının arasından akan ılık şarabın buruk tadı kalır, hafızanın silik mastürbasyonunda. Oysa istediğin başını omzuna usulca yaslayacağın bir tutam huzurdur yalnızca.

        
Yaşamı paylaşırsın, zamanın onmaz sancılanmalarında. Güvenirsin. Seversin. Dost bilirsin. Ruhunun taşlı yollarında, yüreğinin kapılarını açarsın ardına kadar. Umutlarını, mutluluklarını savurursun. Gün gelir ceplerini yoklarsın, tek bir kırıntı umudun kalmamıştır ceplerinde. Sonsuz sandığın okyanustaki, dost bildiğin gemiye sığınmak istersin. O anda fark edersin gemideki maskeli baloyu.  ‘‘Maskeli balonun çıplak kralıyım, / dost sandıklarımın içi boşaldı. / Çocukluğumu gömdüm / küçük bir papatyanın yanına, / üzeri kır çiçekleriyle örtülü. / Ruhum soluksuz mumya kalıntısı, / yaşsız bir yürekte uyuyan. / Ölü bir çocuğum şimdi ben / kimsesizliğiyle yıkanıp, / sessizliğinin tabutunda gömülü olan.’’ repliklerinde yine anlamsızca paylaşımı sorgularsın.

         Ya çemberin içindesindir ya da dışında… Çemberi teğet geçen doğrunun simetrik düzleminde, milimetrik ölçümlerini kavrayamadığım tozlu sahnenin figüran oyuncusuyum sadece…

         Nadasa bırakılmış yaralarım, yeniden kaşınmakta şimdi. Bir limana sığınır gibi yorganımı başıma çekip, günlerce yataktan çıkmak istemiyorum işte…

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
17/01/2008 – Perşembe
00:10

GECENİN KENTSEL YÜZÜ


               Sonbaharın ürpertici yüzü vururken geceye, karşıki tersanenin ışıklarıyla düğün meydanı gibi aydınlatılmış denizi doyumsuzca kazıyarak beynine, balkon kapısını hızlıca kendine çekti. Anahtarını bir kez sola doğru çevirerek kapıyı kilitledi.
         
              Deniz feneri gemiler yön verirken, göz kırpıyordu yıldızlara. Ansızın bir sevi kaydı yüreğine… O anda bir dilek mi tutmalıydı yüreğine kayan sevinin ardından bilemedi. İçine çöreklenivermişti bir kere. Hem dileği de olsa kendi yüreğine kayan sevinin, düşündüğü adamın yüreğine de kaymasından başka ne olabilirdi ki?
         
              Gecedeki derin sessizliğin sesinde, köpekler habercisiymiş gibi gelecek an’ın, durmadan havlıyordu.
         
              Yan dairedekiler, özel bir televizyon kanalındaki benzer şehir dizilerinden birini izliyorlardı. Ve her reklâmda, başka bir şehir dizisine zapping yapıyorlardı.
          “Karadeniz dizileri, ağa diziler, hep aile yaşantımıza benzediği savunulan ‘bizden’ diziler, bu sezon da İstanbul ve büyük kentsel diziler…
         
            Bir sigara daha içmek istedi bunları düşünürken. Üstelik bir de sivrisinek belası çıkmıştı başına. Gözleri de günün ağırlığına dayanamıyor kapanıyordu. Trenler son seferindeydi artık.
         
          Gece her vakti geldiğindeki gibi, hızla ilerliyordu.

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
10.09.2004 - Cuma / 00:20
Pendik / Alt Kaynarca

EYLÜL

           Dünyanın her köşesinde bambaşka yaşamlar sürüp gidiyor. Her şeye karşın yaşam tüm güzelliğiyle karşımda duruyor. Elimi uzatıyorum bütün varlığımla ama erişemiyorum. Yarınım ne olacak bilmiyorum. Yüreğim çırpınıyor amansızca, durduramıyorum.
         
          Zamanla birlikte alınan her saniyemde, yaşama karşı sürükleniyorum. Bir ışık, huzur! M…….? söylemeye korktuğum, yazmaya çekindiğim sözcük…Yine de küçücük bir bebek gibi emekleyerek, yaşam-d-a, emin adımlarla yürüyeceğim zamanı umut ediyorum. Küçücük yüreğime sığdırdığım kocaman umutlarımla, geçmesini bekliyorum varlığımın yaşam tutanağına…
         
          Merhaba sevgili ayım, doğum an’ım. Kurtar bizi - beni – geçen kara ayın lanetinden. Bambaşka yaşamlar sun varlığıma, içinde güzellik olan. İyiye dair, yaşama, huzura, mutluluğa, umuda dair ne varsa…
         
           Hoş geldin Eylül’üm…

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
01.09.2004 - Çarşamba
01:24

EDEBİYAT

         Bir gün gelecek bu yol bitecek. Bir gün bütün yollar bitecek. Yeni yollar açılacak yaşama. Ben yaşamın bambaşka bir ucunda.  Belki özlemle bakacağım bugünlere. Bugünlerden geçmişe daldığım gibi. Ne düne esir olacağım, ne de geleceğe. Yine de kötü olan belki de bugünü de unutacağım.
        
         Ne düşele kurarım sonsuz kır çiçeklerinin arasında. Ne düşlerim kırıldı kocaman hüzünlerin ortasında. Düşler o yalancı dünya; yalancı umutlar, sevi‘ler’, sevinçler ve ardındaki gerçekler. İç içe geçmiş kümülüsler…

         En kötüsü bir gün yaşayamadan idealini göçmek yaşamdan. O zaman ne anlamı kalır onca solmuş yılların. Ne anlamı kalır bir gün  kendi soluğumu paylaşamazsam insanlarla, yaşamın. Bugünkü eksik çabaların. Biliyorum yarım çabayla varılmaz bir yere. Ama yiten umudumla şimdilik böyle. Bir gün ben de bulurum belki yeniden umudumu. Sevinçlerimi… Ya bulamazsam (!) Hep eksik kalacak bir şeyler. Belki de başka türlü sevemezdim bu kadar edebiyatı…

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
        26 / 11 / 1999
       Cuma / 01:15

Dört Kadın;


            Dördünün de yaşamları farklı yönlere savruk. Dördünün de kaderi aynı yönde kesişik… Psişik gelgitlerde hazan rüzgârlarıyla yürekleri dağılgan. Sonbaharın özlem yüklü mevsiminde, coğrafyalarından sürülmüş bedenler… Hayal-i sükûta uğramış talan yeri keşifler…

         Yaşamı savaş meydanına çeviren “insan”ların dünyasında idea-aşk, huzur-mutluluk dörtlemesini arayan kâşifler…

         Issız, çorak iklimlerinde inadına umutla soluklarını paylaşan, paylaştıkça parçalanan, parçalandıkça çoğalan, çoğaldıkça iz bırakan, iz bıraktıkça yaralanan, yaralandıkça tutunamayan, tutunamadıkça sonsuza kadar yaşayacak olan ender yürekler…
         
 Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
   12.09.2005 / Pazartesi
                 23.00

am'a

 Gerçekten merak ettiğim için soruyorum.
 böyle "sözde(!)" amına koyim deyince rahatlıyor musunuz? Açıkta yazmaya korkuyorsunuz arkadaşlar koyacaksanız tam koyun am'a unutmayın o am'(a)lardan çıktınız sizde!!!

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
09.12.2010 - Perşembe

ÇOBANYILDIZI

         Belirsizlik zehirli bir sarmaşık misali sarmalamış bedenimi. Düşünceler düşlere aldanmakta. Beynim gerçeğin çıkmazıyla, düşün aldatıcı mutluluğu arasında sıkışıp kalmış. Ayaklarım bir umutla nereye sürüklese bedenimi -beni- hep bir düşüş sonunda.

         Hep bir çaba, yıllar öncesinden belirlenmiş amaç doğrultusunda. İdealler, hedefler, istekler…

         Şimdi güz mevsiminin soğuğunda, hazan yağmurlarıyla başbaşayım. Güçsüz, küçücük, sararmış bir yaprak daha tutunamadı dalına. Sert rüzgârların peşi sıra sürüklendi dar kaldırımlı sokaklara.

         Gecenin tam bu noktasında, karanlığı yırtan ışıltıyı seyre dalıyorum. İşte “umut” demek istiyorum., yüreğimi sarmalayan kocaman umutsuzluğa inat. Yaşam diyorum yaşam işte tam orda. Sıcacık bir esinti okşuyor tenimi. Oysa korkunç soğuk sokaklar. Ve sokaklarda yaşama tutunma çabasıyla ciğerlerine bir nefes tiner daha çeken çocukları görüyorum. Tinerden çekilen her derin soluk, biraz daha anne, biraz daha mutlu bir yuva, biraz daha baba, biraz daha sıcak bir soba oluveriyor. Isınıyor küçücük bedenleri. Yüreğim biraz daha üşüyor. Sonra birden tenimi okşayan o sıcak esintiyi hissediyorum yeniden.

         Gökyüzünü seyre dalıyorum. Karanlığın ortasında asılı kalmış küçük umutları… Ama bir tanesi var ki, karanlığı sanki ortadan ikiye ayırıyor. Geceyi yırtıyor. Öylesine bir umut, mutluluk, sevgi saçıyor ki. Yaşamların kindar bakışları arasında, insanların bakışlarına, yüreklerine sevgiyi, sevi’yi, sevdayı saçıyor. İşte “Çobanyıldızı”nın öyküsü böyle başlıyor…

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
08.11.2001
Perşembe 23.55