YOL

19 Aralık 2010 Pazar


          Uzun bir yol, uzanmış yatıyor usulca. Bedeni papatyalarla örtülü. Kanıyor. Beyaz bir papatya al'a dönüşmüş. Ansızın değil ağır, ağır. Kısırdöngü yakıyor bedeni, güneşten beter. Güneş Grönland soğukluğunda, üşüyor. Yol kımıldamıyor, papatyam kanıyor.
         
          Dürtüyorum yolu yattığı yerden kalksın diye. Yoldan tık yok. "-Uyan yoksa seni ezeceğim. Papatyalarım yol vermekte bana,
ama sen..." Bok ezersin der gibi yol yatıyor kımıldamadan. Adımımı yolun üzerine atıyorum. Tek ayağım boşlukta kalıyor. Bir iki sallanıyorum sonra ardıma düşüyorum tepetaklak. Zaman hızla ilerliyor. Yelkovan akrebi geçiyor. Ve ben o yolu aşmalıyım. Ama o yol bir boşluktan ibaret. Ne yapmalıyım bilmiyorum. Korkuyorum, ürküyorum, güveniyorum; yanımda duran onlarca insana güveniyorum. Sonra teker teker kayboluyor o onlarcası, birkaçı dışında. İçimde bir yerler inciniyor önce, sonra kırılıyor, sonra kanıyor, sonra acıyor...

         Bedenim öyle bir uyuşukluk içinde ki, kelimeleri tamamlayamıyorum. Demek ki beynimde aynı uyuşukluk içinde. Elim kalemi düşürecekmiş gibi tutuyor. Kalemim son satırını, son sözcüğünü yazıyormuşcasına telaşlı. Düşüncelerim karmakarışık...

         NEREYE UZANSAM
                                            ya
                         KIRILIYOR
         ya
             -da;
                         KURUYOR...


Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
  22.02.1999- Pazartesi
        

ÜÇ SATIRLIK

                                       


  Ölüm fiziksel bir yokoluş mudur;
yoksa fiziksel olarak varken,
                       psikolojik bir çözülme midir?!.                     

    
Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
24/ 05/ 1999 - Pazartesi


ÜÇ MAYMUN


         Yaşam denen kurgusal oyunların içinde, soluğunu en uzun sürdürme yarışıdır şu insanoğlunun işi. Bundandır “bana dokunmayan bin yaşasın” deyişi.

         Oyunlara kaptırıp ünlü bir aktör sanırken kukla kendini, iplerini görür ya, görmezden gelir.

         Görmedim,
                              Duymadım,
                                                    Bilmiyorum!

         Üç maymunu oynar, atalarından yadigâr. Bazılarıysa sanal dünyanın oyunlarını bir türlü beceremez. Becerilmekten tükenmiş, beceriksizliğinden bıkkın gün gelir kesiverir iplerini. Bilinmez bir diğer yaşama doğru yol alır. Belki de yoktur aslında o yol, oyunun parçası.

         Hiçbir gidenin dönüşünün olmaması gibi dönüşü bitik son-uç-tur, solunacak başka an’-ı- kalmayan…
         
 Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
    21.08.2005 / Pazar
              23.00

TRENLER

         

          Herhangi bir otobüsteyim. Şehirlerarası yollarda ilerleyen. Bir şehirden bir diğerine geçiyor hızla. Şehirler arasında dolanıp duruyor. Başı dönmüş belli. Şaşkın. Hangi şehrin il sınır çizgisinden içeri girse bir yıkıntı gözlerinin önünde. Yüzyıllar önceki saldırıya uğramış kabile görüntüsünde şehirler. Yakılıp yıkılmışlar. Ama yine de içlerinde yıkılmamış "şey"leri taşırlar. O "şey"ler ki görünüşte aciz, içerikte ise en az acizlik kadar güçlüdür. Otobüs hızla ilerler. Şehirlerde bir canlıya rastlama umuduyla. Umutları suya düşer. Otobüs kocaman bir gemi olur. Sonsuz okyanusun ortasında tek başına. Bir de ben. Güvertesinde onu sınırsızlığa sürükleyen. Ellerimde bir tek karanfil. Bir bakıyorum ellerimdeki karanfil çoğalıyor. On, yüz, bin derken milyonlara varıyor karanfiller. Atlıyorlar suya ellerimden, özgürlük çığlıklarını da savurarak. Ve birden güneşin kızıllığı vuruyor okyanusa. Okyanus dalgalı, hırçın. Kan kızıllığı sarıyor dört bir yanı.  Okyanus kan akıyor. Bir mavi damla kaçıyor yalnızca. Uçuyor umarsızca. Göğün saçlarına tutunuyor.
        
Bizim gemi kanatsız bir uçak. Minder misali dayanmış bulutlara, atlıyor bir gökten diğer göğe. Ben uçağın kanatsız gövdesinde. Yelelerinden tutuyorum sımsıkı. Birden uçak şaha kalkıyor. Martılar halay çekiyor töresizce. Yağmur çiseliyor ufak ufak. Beyaz pamuk şekerleri kararıyor. Uçağım durmuyor, uçuyor şaha kalka kalka. Beyaz bir at ilerliyor karanlıkların ortasında. Ben uçağın gövdesinden atın sırtına düşüyorum. Dağ, taş dinlemiyor gidiyoruz dörtnala. Adeta uçuyoruz uçağın da üzerinde. Tırmanıyoruz en yüksek zirveleri ve en uç noktaya çıktığımız anda atlıyoruz zirveden aşağı, düşünmeksizin. Atım kayboluyor birden.
        
Ben kılcal damarlarla yapılmış bir salla ilerliyorum sığ ve sakin bir nehirde. Küçük yeşil adamlar sağ yanımda, mavi gelincikler solumda. Önümdeki belirsiz dar yol genişliyor yavaş yavaş. Sessizlik kulak zarını yırtarcasına. Ölüm sessizliği desen değil, yaşam sessizliği desen değil. Öyle bir çizgi ki kımıldamak mümkün değil. Kılcal damarlara takılıp kalmış ayağım. Kurtaramıyorum. Ardından büyük bir su sesi derinlerden gelen. Gözlerimde çağlayan. Düşüyorum çağlayandan aşağı. Su toprak oluyor. Ben toprağın üzerinde. Altımda demir yığınları. Demir toprağın canını acıtıyor. Kalkmak istiyorum, olmuyor. Demir yığınları elleriyle bağlamış beni. Bırakmıyorlar. Debeleniyorum, olmuyor. Bağırıyorum, olmuyor. Çığlıklarım kulaklarımı sağır ediyor. Duymuyorum. Görüyorum yalnızca. Kara, kapkara bir yığın kütlesi. Kapkara bir demir yığını. Durmaksızın geliyor hızla. İçinde bir çocuk. Atlıyor kurtulma çabasıyla. Kızıyor demir yığını. Ateşler çıkarıyor kafasından. Kara dumanlar. Yaşamını kapıyor çocuğun. Çocuk ölmüyor. Yerden ayağı kesiliyor. Yalnızlıkla kıvranan diğer ayak, yeri ezme çabasında.
         
          Kara demir yığını üzerime üzerime geliyor. Kaçmıyorum. Kaçamıyorum. Bedenimi istiyor, kırmızı güller sunuyorum dostluk adına. Bedenimi sunuyorum, kanımı içiyor gülün kırmızısı namına.Ezip geçiyor beni. Öyle bir ağırlık ki üzerimde anlamıyorum. Sanki bütün ağırlığını da yıkmamış üzerime demir yığını. Sonra görüyorum ki tek ayağı basmıyor yere. Elimde çocuğun yüreği. Artık bedeni bir demir yığını.
          TRENLEEEER...
                                      LANETLEEEER...
                                                                    Elimde çocuğun yüreği.
           YÜREĞİNİ YÜREĞİME KATIYORUM...

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
    12.07.1998 / Pazar

TERKEDİ-Lİ-Ş

          Her başlangıcın sonunu getiriyor insanoğlu. Yaşamın döngüsel çıkmazı. Ölüme hazırlık oyunları… Solukların gün gelip tükeneceğini bilmenin kaçınılmaz sancıları.

         ‘Yok olma’ düşüncesiyle yaşanılmasa da bilinçaltında saklanan bitiş yaşamlara yansıyor. Herkes birilerini terk ediyor. Başka rüzgarlara yelken açılıyor. Yeni keşifler, sular, heyecanlar, yaşamlar bulma umuduyla. Her geçen zamanda yeni düş kırıklıkları ekleniyor yüreklere. Yeni bitişler, terk edişler, tükenişler yaşanıyor… Birileri amansızca çırpınırken; herkes keşfi unutuyor, sular duruluyor, heyecanlar sönüyor, yaşamlar soluyor, kimse görmüyor!

         Hüzün kokulu, özlem yüklü bir demet anıdır artakalan…


Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
01.05.2005 / Pazar
             23:57

TABUT


         Dün bir kez daha gördüm ölümün soğuk yüzünü. Karların altında, bir namazlık, saltanatta uyurken amcam…

         Cenaze abrasında otururken; amcam arkada-tabutta-; babam, kuzenlerim yanımda, kendi ruhlarımda yol aldık, birbirimizden sonsuz uzaklıkta. Belki de birbirimize hiç yakın olamayışımızın yalnızlığıyla…

         Ayhan’ın önünden savrulduk, iç fırtınalarımızla. Kar kanıyordu camlardan!

         Şoför sabırsızca ilerlemeye çalışıyordu trafikte, diğer cenazeye yetişme telaşıyla. Artık sessiz bedenlerin nereye gömüleceği bile meçhul bu şehri İstanbul’da. Onlarca cenaze arabası, Tanrı’nın bile unuttuğu dağ başında, ruhlarından ayrılmış suskun bedenleri buz tutmuş toprağa ekmek için sırada bekliyorlardı.

         Tabutlar omuzlarda dolu gidip, boş dönüyordu cenaze arabalarına. Başka suskun bedenleri doldurmak için yerine…


        
Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
09.02.2006 / Perşembe

SEN DE OLMASAN…


   Güzel yalnızlığım benim;
Sen de olamasan ne yapardım şimdi!?  Kimse-s-sizliğimde sen varsın. Kutsal kitaplarda bir ayet gibi, piyanonun ritminden çoğalan anlamsız isyanımsın. İyi ki varsın.

         Olmasaydın nasıl katlanırdım bunca yokluğa. Bitişlere, terk edilişlere, gidişlere. Bir de sensizlik eklenseydi bunca yüke, kim bilir ne olurdu bu halim?

         Bu dört duvar odada birkaç fotoğraf, silik anılar, biraz hüzün, acı bir gülümseme, belirsiz sözcük yığınları, yazılmayı bekleyen boş sayfalar, ölümsüz şiirler -bunca ölüme karşın-, kurumuş gözyaşları, sonsuzluğa akan sancılı notalar, coşkun ırmaklarımın yatağı, sözcüklerin dili kalem, düşlerim, düşüncelerim, düşüşlerim… Ne yapardık sen de olmasaydın! Hiçbirimiz kendi öz varlığımızı oluşturamazdık. Özlemeler yüklenen fotoğraflar kaybolur, anılar tamamen yok olurdu. Ne hüzün, ne acı, ne gözyaşı -kurumuş olsa da- kalırdı. Sözcükler belirsizliğini, yazı anlamını yitirirdi. Sayfalar boş kalırdı. Şiir susardı. Notaların do teli kopar, yatağım yorgun, kalemim yazmaz olurdu.

         Düşlerim, düşüncelerim, düşüşlerim…
Düşlerim sınırsız okyanusunda kaybolur; yüzmeyi bilmeyen çocuğun boş çırpınışlarında boğulur; dipsiz, karanlık bir kuyuya hapsolurdu. Çocuğun masum bakışlarındaki laciverdini yitirirdi.

         Düşüncelerim akıl oyunlarının en deli hali. Nikotinle puslanmış beyin hücrelerinin ütopik idealleri… Yiterdi… Yığınsal kalabalıkta komutların buyruğu oldu.

         Düşüşlerim, sensiz anlamsızlaşır, sensiz çoğalır, sensiz daha da çekilmez bir hal alırdı.

         Ve en önemlisi duygularım; Ne bu sözcük yığınları olurdu, ne de deliliğe ramak gelgitlerim. Bunca fırtına dinerdi iç denizlerimde. Sükût bir sessizlikte, dingin bir uyuşturulmuşlukta, sanal huzur ve mutlulukla, yalan oyunlarla kandırılırdı benliğim. Görmekten uzak, bakmakla yetinen…

        Şair görmüş de yazmış; “Yalnızlığım benim, sidikli kontesim, ne kadar batarsak o kadar iyi…” Sen de olmasan ne yapardım şimdi…


Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
25.10.2005 Salı / 00.45