ŞARAP

19 Aralık 2010 Pazar





SEN ŞİMDİ
          ŞARAP KIVAMINDASIN BEN DE
YILLAR GEÇTİKÇE
          GÜZELLEŞECEKSİN
                     GÖZLERİMDE!..



Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
           31 /03/ 2000
          Cuma / 00:30

SUSKUNLUK


         “İçinden ne geliyorsa yaz” dedi içimdeki ses. İçime baktım bomboş. Seslendim duyan var mı(?!) Galiba yok ki, cevap gelmedi. Ne yazabilirim ki dedim, bak sözcüklerim de uykuya dalmış. Ses suskun. Kızdım bu kez “Ne susuyorsun be, sen yaz demedin mi?” havası boşalmış balon gibi, büzülmüş duruyor sesim. Nefesimle şişirmeye çalışıyorum ama olmuyor, sesim delinmiş. Uyurgezer kelimeler delikten dışarı çıkıp, kayboluyor. Şimdi ne olacak diyorum, ses suskun.

         Gidip eski bir tanıdığa, mahzende unutulan birkaç küflenmiş sözcük kırıntısını da bırakıyorum. Yeniden içini doldurabilmek umuduyla. Olmuyor. Artakalan artıklarımı da yitiriyorum.

         Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Sesimi duyamıyorum. Yutkunuyorum. Canım acıyor. Beynim durağan, düşüncelerimi de kaybediyorum. Gözlerim uykuya kaçma telaşında. Oysa daha zamanı değil. Sanki Her şeyin zamanı yerli yerindeymiş gibi. İlim kalem tutmaktan aciz…

         Dönüp bakıyorum ardıma, kalan suskun yalnızlığım…


Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
24.03.2006
Cuma / 17.40

SESİM

Şarkılar da anlamını yitiriyor sanki. Sağanak yağmur olduk, yağdık günlerce gecelerce. Durulduk. Yüreğim, gözlerim, ruhum, benliğim…

         Tek bir notaya mahkûm, son bir damlayla akmaktayım yaşama. Yaşamın akışındayım. Zaman yok; zaman akmakta, zaman durmakta. Zamandan geçmekteyim, zaman geçmekten benliğimden. Tükenmekte! Tükenmekteyim!.. Geçen her an’la biraz daha yaklaşmaktayım sona. İçinden geçtiğim her an’da biraz daha yitirmekteyim benliğimi. Boşalıyor sağanak, yağmurlarım sınırsız okyanusuma. Okyanus kabarıyor.  Fırtınalarımın ortasında, bir salın üstünde kalakalıyorum tek başına. Küçücük, derin, kısa bir soluk alıyorum. Canım yanıyor. Her soluk yüreğimi acıtıyor. Sol anahtarı yüreğimi kanatıyor. Sağır bir sessizlik şimdi zaman. Çığlık atıyorum. Kendi sesimi duyamıyorum. Okyanusumda boğuluyor sesim. Yağmurlarım kuruyor. Son bir umutla çekip çıkarmak istiyorum sesimi, parçalanmış notların arasından.

         Hücrelerim kum taneleri gibi ufalanıyor ellerimde. Issız, çorak topraklarımda kurumuş, minicik papatyamı buluyor sessizliğim…

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
31.01.2006
Salı / 01.10

Sesleniş Bilinmeyene, Sonsuzluğa belki de kendime ama en çok sana; Ağabeyim

      Şimdi, derinliğine dalıp sığ ırmakların en maviliğine, yelken açmak vardı. Gözlerinin ışıltısında kaybolup umuda, yolların hızlı adımlarında kovalarken aşkı, sevdayı, sevgiyi, dostluğu, mutluluğu ve peşimizden takip ederken hüzün inadına, biz inadına, inadına, inadına… Ne güzel yaşamaktaydık be! Peşi sıra gelen hüzünlerimizle bile.
        
         Fotoğraflarına sıkışıp kalmış ışıltısını gözlerinin, sınırsız bir başak tarlasında dolaşır gibi kocaman umut, biraz hüzünle seyre dalıyorum.
        
         Biliyorum sen hiçbir yere gitmedin. Sen hiç ölmedin. Çünkü yaşamak, nefes almak demek değildir. Yine de kandırmak istemem ne seni ne de kendimi, parmak uçlarımı yakarken sigara. Acının sıcaklığı taptazedir içimde. Çok özlemekteyim varoluşluğunu… 

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
  04.08.2001 / Cumartesi
     İstanbul / 01:00


SESİNİ ÖZLEDİM...


Seni her öpüşümde yanaklarıma batan sakalların vardı ya, işte onları özledim. Yüzünü özledim yüzünü...

Herhangi bir okyanustan derin bakışlarını özledim. Bir salla dolaşmak vardı şimdi okyanuslardan derin bakışlarında.

Hani bana bir sarılışın vardı. Bilmem farkında mıydın? Beni değil yaşamı kucaklardın doyumsuzca. Tek bir beden olacağız sanırdım bazen. Öyle içten, öyle sıcak, öyle anlatılmaz kucaklardın beni.

Ritmini özledim. Son dansımızı hatırlar mısın? Nasıl da kavramıştın elinle belimi, diğer elin avucumun içinde. Müziği dinle diyordun, yalnızca müziği dinle.

Tartışmalarını özledim. Bilmediğin konularda öyle ahkam kesmezdin bizler gibi. Eleştiririrdin düşüncesizliklerimizi. Bilirdin cahillikten daha kötüsü olmazdı. Ancak bilimle, sanatla varolurdu yaşam.

Bazı sabahlar uyandırırdın beni. Sonra gelir benim yatağıma yatardın. Ne çok kızardım o zaman sana. Seni kaldıramadığımda yatağımdan, ben uzanırdım yanına. Saçlarını okşardım. Parmaklarımın saçlarınla dansını özledim.

Seni özledim, anlatılmaz. İfadeler nasıl da anlamsız kalıyor yokluğunda. Sözcükler boğazımda düğümleniyor.Çaresizlik ne iğrenç bir duygu. Yaşam deneyimlerden ibaretti. Fakat ben önceden de benzer deneyimler yaşamıştım. Yine de böylesine kahpe olmamıştı yaşam. Ölüm! Böylesine kahpe olmamıştı adın!

Daha kaç deneyim yaşayacağım böyle, daha beteri kaldı mı ki bu kahpeliklerin?

Nedendir bilinmez, bilinmeze doğru hızla akıyorum. Yıkılmamalıyım biliyorum dostum. Hem bunca deneyimden ders almış olmam gerekir.  "Yaşam bu boş ver" diyebilmeliyim(?!) Ama yokluğundan düğümleniyor boğazıma sözcükler - söyleyemiyorum - "yaşam bu boş ver" diyemiyorum. Ve işte dostum, ben bu noktada kayboluyorum.

Sesini özledim... Unutulmaz... Mantığımın coşkusunu yansıtan ayna gerçekliğindeki sesini... Mıhlanıp kaldı beynimde o güzel düşüncelerin. Bana dair ne varsa, senin yolundan olmadır. Bir yol çizmekteyim ben de uzun zamandan beri, senin yolunun paraleline. Sanma ki sen gittin diye yarım kalacak yolum... Evet belki çok iyi değilim şu anda. Sarsıldım ama yıkılmadım yolumda.

Oldukça saçmalıyorum belki de! Ama söylesene duyguları yansıtmaya çalışmak saçmalamak mıdır? hem de böylesi bir zamanda, yansıtamadığını bilerek.

Gerekirse yıkarım, bugüne kadar kurduğum bütün yapıları. Ne de olsa ustamsın dostum. Senden edindiğim deneyimlerle yeni inşaatlar kurarım...

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
02.11.1998/PZT
04.11.1998/ÇRŞ

                           




ROMAN


            Oturmaktayım bir köşede. Birisi Ümit Yaşar’dan şiirler, mektuplar okumakta. Sağ çaprazımdaki hatun, özenle fotoğraf yerleştirmekte, kendine hediye ettiği çerçeveye. Bir tutam özlem, bir tutam hüzün, kocaman umutlar ve mutlulukla… Ve sanki hiçbiri beni görmemekte.

         Onları görüyor ve izliyorum. Ama sanki onlar çoktan geçmişin derinliklerine gömülmüşler de, ben de o derinliklerde yüzüyorum. Oysa şu anda onları yaşıyorum. Belki gelecekte bu derinliklerde yüzeceğim. Biraz özlem, biraz hüzün, yok olan umutlar ve yakalamaya çalıştığım mutlulukların ardından. Ama şu an, gelecekte yüzebileceğim bu derinliklerin tam ortasındayım.

         Sanki şu an elimde kapkalın bir roman var da, ben o romanı okumaktayım. Hatta romanın içine girmiş, roman kahramanları görünmeden sessizce bir köşeye çekilmiş, onları izleyen, konuşmalarını dinleyen, hareketlerini gözlemleyen, bir nevi onlar için hayalet bir okuyucuyum. Ve belki bir parça da bu romanın yaratıcısı, yazarıyım. Ama şu an en güzeli, elimde tuttuğum bir romanı okuyan, hatta sessizce içine dalıp, bir köşede bu romanı soluyan, romanın kahramanlarının fark edemediği okuyucu olmak. Nefes almaktan bile korkarak gözlerimin önünden, bir nehrin akışı gibi kayan satırları okumak…

         Ve kim bilir belki de birazdan, ben de o kahramanların içine dalıp, kahramanlardan, kişiliklerinden biri olacağım. Rüzgarın yelelerine tutunup savrulacağım  bu romanda.

         İşte biz insanlar bu romana ‘YAŞAM’ diyoruz!..

  Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
  21.01.2000 / Cuma
  Niğde Yurdu / 17:30

YAZMAK


          Bir gökyüzü. Uçsuz bucaksız, masmavi. Öyle bir okyanus ki bütün bilinmezlerden daha derin, bütün gözlerden daha bilinmez. Öyle bir umut ki. Öyle bir çıkmaz ki.
         
Öyle bir acı ki anlatılmaz. Öyle bir sevinç ki duyumsanır, paylaşılır. Öyle bir ikilem ki; acıyla sevincin harmanlaştığı. Umutla umutsuzluğun, sevi’yle ayrılığın, hasretin… Her şeye karşın YAŞAMIN DOYUMSUZCA SOLUĞU. Her bir damlasının, her bir parçasının en derinine; bedeninin, benliğinin, yüreciğinin en derinine savrulması.
        
 Yine darmadağınığım kocaman bir erinç içinde. Sıkıntı kocaman mutluluğun, umudun içinde. Mutluluk, umut kocaman sıkıntının içinde…
          Nasıl bir özlem, nasıl bir özlem içimdeki. Nasıl da kocaman okyanustan, gökyüzünden öte. Yaşamdan öte! Bilinmezden, bilgiden, bildiklerimden öte.
         
Yine gecenin bir yarısı bu dört duvar arasında aklımda birsürü şey, toparlanmıyor hiçbiri, birleşmiyor. Ne yapmalıyım bilemiyorum bazen. Yazmalıyım. Sımsıkı kucakladığım özgürlüğümü bu dört duvarda yitirmemeliyim.
           
Ne yapmalıyım peki, ne yapmalıyım? Nasıl dalmalıyım en derin maviliğine karanın. Karanın asiliğini, güzelliğini, karamsarlığının ardındaki umudu, ağıtının ardındaki coşkuyu, o içinde sakladığı, yüreğine kattığı maviyi kim fark edebildi? Fark eden oldu mu? Gören oldu mu? Bakmanın ötesine geçebilen oldu mu? Sizce oldu mu?
          
Siz? Peki “siz” kimsiniz? Düşüncelerimi, duygularımı kiminle paylaşıyorum? Kim sözcüklerimin, tümcelerimin ardına varabiliyor? Varabilen var mı? Zaten kaç kişi okuyor ki beni?! Kaç kişi görüyor? Kaç kişi bakmanın ötesine geçiyor bana?!!!
         
 Ne fark eder ki? Ah ne güzel yazmış bi düşünür: “Yazarlar insan denilen hayvanın en yalnızıdır!” Gerçekten yalnız mıyım bu kadar? Gerçek bir yazar mıyım? En azından bir gün… Bir gün kitaplarımı tozlanmış kütüphane raflarında değil, insanların yaşamı sarabilecek ellerinde; kitaplarımın içindeki yaşamı da, insanlarımın karanın ardındaki maviyi buluşlarında görebilir miyim? İçinde bulunduğum en kara yerde, o karanın ardındaki mavi damlayı, mavi uçsuzluğu, özgürlüğün maviliğini, sonsuzluğun maviliğini yakalayabilir miyim?
         
Yaşam o kadar güzel ki! Sevmemek mümkün mü? Doymak mümkün mü? Yazmak ne muhteşem bir sevda, doyumsuzca…
           
Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
        26 / 11 / 1999
       Cuma / 01:15