CILIZ UMUT

9 Aralık 2010 Perşembe

        Karanlığın tam ortasında, yaşama tutunma çabasıyla küçücük bir yıldız, cılız parlaklığıyla bir yanıp bir söner.

           Dünyanın merkezinde, küçük ve belki de anlamsız yaşamların içine kocaman umutlar yayan, sönük yanan bir mum gibidir.

          Eridikçe mum çevresini aydınlatır. Yok olmasına aldırış etmeden sürdürür umudunu.

          Umutlar da damla damla erir, gün geçtikçe. Yine de hiç sönmez, cılız da olsa ışık. Mum yatsı biçimde tabakta erimiş, gündoğumunun hızlı maratonuna kayıp gitmiş olsa da yıldız…

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
01.12.2002 / Pazar / 22.30



Canım Dostum;

         Yıllar sonra ilk defa mektup yazıyorum sana. Okuyamayacağının, bu satırlara dokunamayacağının bilinciyle.

         Yokluğunun uyuşturulmuş acısıyla, her an artan özlemimle, tükenen sözcüklerimi arıyorum bu gece.

         Pencerem ardına kadar açık, karşısı karanlık, pervazda tütsü, karşımda mum… Gözlerim kapanmakta. Yedi yıl önceki gibi, beyin hücrelerim uykuya kaçma telaşında…

         Şimdi “Bakırköy FM” de yayınladığınız programı dinliyorum kasetten.  Yüreğim kaldırmıyor, sesin…

         “Zaman o kadar garip bir kavram ki. Neden böyle konuştum? Her şey sınırlı bu yaşamda, fakat biz insanoğulları ve insanhatunları bu sınırları sürekli olarak zorluyoruz. Her şey bitiyor, fakat yerine bir başkası başlıyor. Ve böylece bir değişim sonsuza kadar sürüyor. Programlar bitiyor, program yapımcıları bitiyor, değişiyor, sunucular değişebiliyor fakat yaşam devam ediyor. Yaşam da bitiyor ama bireysel anlamda! Toplumsal anlam da ise, toplumdaki yapılar değişiyor ama hiçbir şey bitmiyor sonuçta. Herhalde diyalektik denen gerçek de bu olsa gerek. Jim Morrisson’ da sanırım bunları düşünmüş ve bir parça bestelemiş. Nedir o? THE END…”

         Sesin… Sözcüklerin… Düşüncelerinin dışavurumsal yokluğu… Kasette dakikalara sıkıştırılmış sesini dinlemek, çerçevelerden bakışlarını izlemek, yokluğunda yoğrulmak nasıl ağır geliyor. Anlatamıyorum!..

         Birtanem huzurla uyu. Aslında farkındayım, uykuda olan bizleriz. Sonsuzluğunda ruhun rahat, doğa parçan olsun. Sen, doğanın zerresi. İnsanların unuttuğu yaşamsal döngüde gerçek seninle olsun.

         Seninleyim,
                               Benimlesin…

         Seni seven Kardeşin,
                                Hatun’un…
           
 Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
   08.08.2005 / Pazartesi

"Bizi öldürmeyen şey bizi güçlü kılar…" Nietzsche

         Ben de böyleyim işte. Değişmez bir deli (?) Kendimi bildim bileli hedeflerim aynı; İdeallerim, yaşam görüşüm, dostluğa olan inancım, sevgilerim, aşklarım, yüreğim!..

         Bu dünyada insanların yarattığı sanal duygular, yaşamlar içinde soluyamadım hiçbir zaman. Nefessiz kaldım. Boğuldum. Acılarla yoğruldum. Hüzünle yıkandım. İçimde yiten çığlıklar da, suskunluğumla duruldum.

         Her şeyi sevdim. Minicik bir kır çiçeğini, köpek yavrusunu, denizi, gökyüzünü, umudun rengi maviyi, doğanın yeşilini, benliğimin tek dili sözcüklerimi, kâğıdı, kalemi, şiiri, sanatı, yaşamı…

         İnsanlar sevdim, paylaştım, dost bildim. Bir bu kadar tiksindim her şeyden. İncindim, sarsıldım, yıkıldım, terk edildim, terk ettim… Kendimi sorguladım, yargıladım, fermanı kestim.

         Düşlere daldım, kulaç attım yorulmaksızın. Mutluluğu, huzuru, umudu aradım. Düşünmeksizin dağın zirvesinden, hırçın çağlayanlara atladım da ölmedim. Güçlendim. Ayağa kalktım, yeniden yoluma devam ettim.

         Ölümü gördüm. Ansızın, kalleşçe gelen… Görürken, duyarken, nefes alırken öldüm (!)

         Özledim. Hiçbir gidenin, geri dönmeyeceğini bilmenin özlemiyle kavruldum. Özleme dönüştüm.

         Çaresizliğin girdabında kayboldum. Yürümekteyim bilinmezime. Bildiğim her şeyi unuttum. “Bir tek şey biliyorum hayatta, o da hiçbir şey bilmediğimdir.” Bu bilgimle öleceğim…

         Her şeye karşın, seviyorum her şeyi. Öyle bir yürek ki bende ki, uslanmaz bir çocuk gibi. Küçüğüm daha çok, büyümeyi öğrenemeyecek bu deli yüreğim.

         Dost bildi mi paylaşacak, âşık oldu mu görmeyecek, sevecek. Hüzünde olsa her nokta.

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
  12.12.2005 / Pazartesi
                23.55

BİZ BİZE…

         Sonsuz bir sahnenin, küçük figüranlarıyız hepimiz. Bizim payımıza düşen traji-komik roller. Biz “bizi” biliriz. Hatta bazen rolümüz artar, sahnenin tam ortasında başrolde drama oynarken buluruz kendimizi.

         Beklenmedik bir an’da terk etmiştir sevdiklerimiz. “Hasret olduk, ayrılık olduk, hüzünlere bölündü saatler… Bir şarkı, bir şiir gibi yaşadık acıları” replikleriyle hakkını verdik başrolümüzün. Hiçbir gidenin dönüşü yoktu, bilirdik. Yine de dramanın en romantik, hüzünlü bakışlarıyla seslendik gidene. Ana tema; aşk, sevda, sevgi, dostluk, fiziksel yok oluş… Hangisi olursa olsun ortak yön, gidenlerin dönmeyeceğini bilmenin hüzünsel yoğunluğudur. Tek fark; farklı şekillerde sahnelemektir bu yoğunluğu.

         Deliliğe ramak, ölümün ince çizgisinde, yürekle beyin arasında sıkışmış bir labirentte ki denek fareyi oynarsın. Bilirsin peynirini çoktan ya başkaları yemiştir ya da peynir küflenmiştir. Bir daha hiçbir zaman, peyniri tadamayacağının özlemiyle düşlersin…

         Sahnenin arkasından, hüzünlü bir müzik yayılır bedenine. Hücrelerin parçalanır. Ruhun, kaçınılmaz bir gidişin kuytularına saklanmak ister. Kalan hep biz oluruz. Giden hiçbir zaman duymaz bizi. Biz durmaksızın anlatırız bize. Biz “bizi” anlarız… Sanırız… Dekor değişir. Sahne aynı (!?) Replikler benzer. Fonda aynı müzik. Gün gelir de bakarız ki, biz “bizden” gitmişiz…

         Herkes kendi başrollerini oynamakta, sonsuz sahnede kurgulanan traji-komik rollerin, içsel sahnede yoğunlaşan dramalarını.

         Şimdi ile oluşan her an’da, sürüklenmekteyim bilinmezime. Sahnenin kendi başrol köşemde yenilgilerimi, hüzünlerimi, özlemlerimi, aşklarımı, sevdalarımı, sevgilerimi, dostluklarımı, deliliklerimi, acılarımı, ölümü, yaşamı, soluğumu sahnelemekteyim. Taaki perde kapanıp, ışıklar sönünceye kadar.

         Seyirciler mi? Yalnızca; Biz “bizi” izleriz…         

 Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
  17.11.2005 / Perşembe
                00.40

Bir Yıldız kayar, Rüzgârda Savrulan Yaprağın

             Küçücük bir yıldız, işte tam da orda, karanlığın ortasında. Ne kadar güzeldir kim bilir? Güzeldir evet, çok güzel! Orada olduğunu biliyorum, orada bir yerlerde. Bir yerler de; gelecekte, bugün de, geçmişte de vardı, oradaydı bulamadım, arıyorum… Her tükenişin sanrısında, “bitti” sözcüğünün acıyla odanın dört bir yanına bulaştığı, umudun umutsuzluğunda…

            Geceye hüznü gizlemek isterken, güne yağmur damlacıkları düştü. Yapış, yapış bir sıcağın ışıltısında, sapsarı kesilmiş yaprak, sonbaharı beklemeden rüzgâra savruldu. Ezikti. İçinde, bildiği kelimelerle ifade edemediği derin bir acı hâkimdi. Gözleri denizin kızıl ötesindeydi.
    
            Zaman, bir salise geriye bile duraksayıp bakmadan, geç kalırcasına sona ilerlerken, yerin çekim gücüne yenik yaprak, milyarlarca salise daha uzak şimdi yıldıza. Ama biliyor tam da orda. Ne kadar da güzel, görebilsin yeter ki!

           Küçücük bir yıldız kayar, yüreğimin derinliklerine…

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
 01.08.2002 / Perşembe / 01.00



BİR ŞİŞE ŞARAPTA KALDI GÖZYAŞLARIM


             Yönünü kaybetmiş küçük bir çocuk gibi bulup kuytu bir köşe, sessizce kimsesizliğimin çapında, durmaksızın yağdım geceye...

             Biliyorum geç kalmış an'ındayım zamanın. Sorgusu yok ihanetlerin. Sorgulasan da anlamı yok zaten. Karmakarışık ruhumun pusulası. Ne aşk acısı, ne dost tokadı, ne de ölümün dinmez özlemi... Sözcüklerin yittiği, aklın bu kadar da olmaz dediği ama hayatın gerçek kesitine değen, yalnızlığımın yitikliğindeyim.

           Terk edemediğim sigarada arıyorum belki de anne şefkatini. Ondandır derinden içime çekişim dumanını. Üst üste yakışlarım yanımdayken uzanamayışımdan ruhuna. Yanındayken düşmanı görmesi beni -hayatı-.
Bir şişe şarapta kaldı gözyaşlarım. Tadının burukluğunda arıyorum belki de baba güvencesini. Ondandır her yudumda yüreğimin buruşması. İçtikçe unutmak istiyorum, unutuluşumu.

       Sığınacak bir liman bulamayışımdan bunca çocukluğum. Çocuk yüreğimle hüznü taşıdığımdan bunca yaşlılığım... Yaş-lı bir çocuk oluşum kimsesizliğimden...

Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
09.12.2007 / PAZAR
22.10

BİR RÜYANIN ARDINDAN

İlk aşkım;
        
         Güz yağmurum, geçmişimin hüzünlü notası, tarihi kalıntılarımın çorak coğrafyası… Aklımın silik hücrelerinden, ansızın çıkıverdin düşlerime şafak vakti. Bir cumartesi sabahı allak bullak ettin benliğimi. Gerçeklere uyandığında bu beden, hep cumartesilerle mi sarsılacak yüreğim?

         Nerdesin, ne yapmaktasın şimdi? Soluk alıyorsun ya bu yaşamda, tek avuntum bu oldu şimdiye kadar! Ama soluk almanda anlamsızlaşmışsa benim gibi!? Hüzünlerime hüzün eklendi. N’olur asma o bebek yüzünü.

         Ben ki sonsuz okyanuslarla kulaç atarken yalnızlığımla, sürüklenemem kıyılara…

         Sen ki yüzyıllardan kalma bir kıyı kasabasında balık ağları ören adam… Deniz kıyısında, suya hasret…

         Umarım deniz-in- kızı, bulmuştur yüreciğini. Huzurlu elleriyle, şefkatle, sevgiyle sarmalar yaralarını. İncinmiş yüreğine su serper. Dudaklarıma kondurduğun buse yaşam kaynağım-ız- olsun. Gitmeliydim… Yar’in seni beklemekte. Küçücük yüreğinde, kocaman sevgiyle. Mutluluk ve huzur sizinle olsun…

        
           
 Nihal KÜÇÜKDÖNMEZ
  24.09.2005 / Cumartesi
                15.30